Kaş'a ilk gittiğimde şehrin bu kadar küçük olacağını bilmiyordum. Küçük derken gerçekten küçük; on dakikada bir uçtan bir uca yürüyebiliyorsun. Ama bu küçüklük bir eksiklik değil. Tam tersine, şehrin sana daha yakın hissettiren bir özelliği.
Her sabah limana yürüdüm. Kahvemi aldım, oturup balıkçıların gün hazırlığını izledim. Kimse acele etmiyor. Tekne motorları tıkırtısı, martı sesleri, uzaktan gelen bir radyo. İstanbul'da yıllarca duyamadığım bir sessizlik buydu aslında.
"Sessizlik ses yokluğu değil, doğru seslerin varlığıdır."
Üçüncü gün küçük bir kayıkla Kekova'ya gittik. Suyun altındaki antik şehir kalıntıları kristal berraklığında görünüyordu. Binlerce yıllık taşlar, suyun içinde sanki hâlâ yaşıyorlar gibi duruyordu. Zaman orada farklı bir boyutta akıyor.
Geceleri kasabada küçük meyhanelerde oturdum. Meze, rakı, yıldızlar. Kaş'ta yıldızlar gerçekten görünüyor. Işık kirliliği az olduğu için gökyüzü tüm ihtişamıyla açık. Samanyolu'nu son ne zaman görmüştüm, hatırlamıyorum.
Son gece ayrılmak istemiyordum. Sahilde oturdum, dalgaları saydım. Saymak için değil, sadece orada kalmak için. Bazı yerler seni içine çeker ve bırakmak istemez. Kaş böyle bir yer benim için.